Akıllı Telefonlar Hayatımıza Hükmediyor

akilli_telefon_bagimliligi
Bu yazıyı yazma fikri, bir sosyal paylaşım sitesinde, akıllı telefon bağımlılığı ile ilgili bir karikatür albümüne denk gelmem sayesinde düştü aklıma. Paylaşımı yapan, Facebook’taki Art People Gallery isimli bir sayfa. Karikatürler, insanların artık akıllı telefonlarına ne kadar bağımlı olduğunu, bu cihazların, insan ilişkilerine nasıl etki ettiğini, hatta yatağımıza kadar nasıl girdiğini çok zekice bir üslup kullanarak ifade ediyor.
20 karikatürden 17’sini beğendim ve sizinle paylaşmak istedim. Karikatürlerde geçen yazılar İngilizce olduğu için, resim altı açıklama ile, paylaştığım karikatürlere tercümelerini de ekleyecektim. Fakat Onedio tarzı, Akıllı Telefon Bağımlısı Olduğumuzun Kanıtı Olan 17 Karikatür tarzında basit ve ucuz bir yazı olmasına gönlüm razı olmadı ve yazıya biraz da kendimden ve ülkemiz insanından bir şeyler katmak istedim. Aklıma, bir anket oluşturup, sosyal medyada paylaşmak geldi. Anket beğeni toplayıp, destek görünce, karikatürler de bu yazının ana unsuru değil, yazı sonunda paylaşılan promosyonu haline geldi. İşte o ankette sorduğum sorular:
  1. Aylık geliriniz ne kadar?
  2. Akıllı telefon kullanıyor musunuz?
  3. Şu anda kullandığınız akıllı telefonu ne zamandır kullanıyorsunuz?
  4. Akıllı telefonunuzun bugünkü piyasa fiyatı ne kadar?
  5. Akıllı telefonla gün içinde neler yapıyorsunuz?
  6. Arkadaşlarınızla bir mekanda buluştuğunuzda, buluşma boyunca akıllı telefonunuza hiç bakmadığınız oldu mu?
  7. Gece yatmadan kaç dakika önce telefonunuzu kullanmayı bırakıyorsunuz?
  8. Sabah uyandıktan kaç dakika sonra akıllı telefonunuza bakıyorsunuz?
  9. Önümüzdeki 3 ay içinde akıllı telefonunuzu değiştirmeyi düşünüyor musunuz?
  10. Akıllı telefon kullanmaktan vazgeçebilir misiniz?
  11. Sizce akıllı telefonlar insanların asosyalleşmesine sebep oluyor mu?
  12. Akıllı telefon kullanmak için devlet sizden aylık 100 TL isteseydi, yine de akıllı telefon kullanır mıydınız?
İçlerinden bir şeyler çekip çıkarabileceğime, akıllı telefonların hayatımıza ne kadar girdiğini gösterebileceğine inandığım sorular bunlar oldu. Aslında bu soruları sormadan da olayın vahametini açıkça ortaya koyabilirdim. Fakat rakamların sesi kulağa her zaman daha hoş gelir. Sadece benim fikirlerimi okumaktansa, birkaç yüz kişinin bu sorulara verdiği cevapları incelemek eminim size daha cazip gelecektir.
Anketin paylaşıldığı bir forumda, bir kullanıcının son soruya verdiği komik fakat anlamlı tepki.
Anketin paylaşıldığı bir forumda, bir kullanıcının son soruya verdiği tepki.
Konuya kendimden örnek vererek girmek istiyorum. Bundan yaklaşık 2 sene önce, akıllı telefon kategorisinde sayılan fakat çağın gereklerini karşılamayan klavyeli bir Nokia e72 kullanıyordum. O zamanlar IOS ve Android’in büyük bir hızla yaygınlaşması, teknoloji ve internet ile her zaman haşır neşir olan beni dokunmatik ekranlı ve günümüzde “akıllı telefon” tanımlamasına tam olarak uyan, kocaman bir telefon almaya zorladı.
Kendisiyle münasebetimizin neredeyse 2. senesi dolacak ve bu zaman zarfında akıllı telefon denilen şeyin, günlük hayatta kullandığımız herhangi bir cihazdan öte, neredeyse bir organımız haline geldiğini görüyorum. Evde, işte, alışverişte, bayramda, seyranda, cenazede, sinemada, piknikte, mutfakta, otobüs beklerken, yemek yerken, arkadaşlarla buluştuğumuzda ve hatta tuvalette bile elimizden düşürmediğimiz bir cihaz sizce de artık bir organımız sayılmaz mı? Günde sayısız defa bildirimleri kontrol ettiğimiz, gece yatarken en son ekranını gördüğümüz, sabah kalktığımızda ailemize günaydın demeden tuş kilidini açtığımız bu cihaz bakalım bizi ne hale getirmiş.
01
Dün akşam bu anketi oluşturmaya karar verdiğimde, katılımı 100 kişiyle sınırlandırmayı düşünüyordum fakat insanlar beklediğimden fazla ilgi gösterince, süreyi ertesi sabaha kadar uzattım. Toplamda 330 kişi ankete katıldı. Açıkçası cevaplar tam beklediğim gibi geldi. Anket sona erdiğinde kendisini sonuçlar hakkında bilgilendirmemi isteyen tam 33 kişi mevcut.
02
  • Ankete katılan 330 kişinin sadece 15’i akıllı telefon kullanmıyor.
  • Akıllı telefon kullanmayanların %33’ü 3 bin TL ve üzeri gelire sahip. Bu grubun %60’ını ise aylık geliri bin TL’nin altında olanlar oluşturuyor.
03
  • Aylık 1.000 TL’nin altında aylık geliri olanların %93’ü akıllı telefon kullanıyor.
  • Genelde eleştirilen bir durum olarak, aylık geliri 1.000 TL’nin altında olanların %6’sı (8 kişi), piyasa değeri 2.000 TL ve üzerinde olan bir akıllı telefon kullanıyor.
  • Aylık geliri 3.000 TL’nin üzerinde olan katılımcıların %26’sı piyasa değeri 750 TL’den düşük akıllı telefon kullanıyor.
04
  • Akıllı telefon kullananların %54’ü, şu an kullandıkları telefonları satın aldığından bu yana henüz 1 yıl geçmemiş.
  • Katılımcıların %17,5’i telefonlarını iki yıldan ve yalnızca %8’i üç yıldan daha uzun zamandır kullanıyor.
  • Katılımcıların %80’i önümüzdeki 3 ay içinde telefonlarını değiştirmeyi düşünmediklerini söylüyor.
gun_icinde_neler_yapiyorsunuz
  • Katılımcıların büyük bir kısmı, akıllı telefonlarını en fazla haber okumak için kullanıyorlar. Bu oran katılımcıların %75’ine tekabül ediyor.
  • Haberleri tahmin edeceğiniz üzere %62’lik oranla Facebook ve %51’lik oranla mobil oyunlar takip ediyor.
  • Son yıllarda popülaritesi gittikçe azalan geçen check-in yapmak ise %25 ile son sırada.
05
  • Katılımcıların %14’ü 2.000 TL ve üzerinde piyasa değeri olan bir akıllı telefon kullanıyor.
  • Bu kategoride çoğunluğu 750 TL’den daha ucuz bir akıllı telefon kullanan ve tüm katılımcılara oranı %35,6 olan grup oluşturuyor. Yani her 3 kişiden birinin akıllı telefonu 750 TL’den daha ucuz.
06
  • “Arkadaşlarınızla bir mekanda buluştuğunuzda, buluşma boyunca akıllı telefonunuza hiç bakmadığınız oldu mu?” sorusuna 171 kişi yani katılımcıların %54.3’ü “Hayır, olmadı” cevabını vermiş.
  • Yine de arkadaşlarıyla buluştuğunda cep telefonuna hiç bakmayan 144 kişinin varlığı umut verici.
07
  • Akıllı telefonunu yattıktan sonra bile bırakamayanların oranı %23.
  • Bu, akıllı telefon bağımlılığının ölçümünde geçerli bir soru olabilir ve alınan dönüşler de pek iç açıcı sayılmaz.
  • “Gece yatmadan kaç dakika önce telefonunuzu kullanmayı bırakıyorsunuz?” sorusuna “1 saatten fazla” cevabı verenlarin oranı sadece %15.
  • Yatmadan önceki son 15 dakika içinde akıllı telefon kullananların toplamda oranı ise tam %68!
08
  • Sabah uyandığımda hemen telefonuma bakarım diyenlerin oranı %29.
  • İlk 5 dakikada bakarım diyenlerin toplamda oranı ise %56.
  • Uyandıktan sonra telefonuma bakmam için en az bir saat geçmesi lazım diyenler %6 ile son sırada yer alıyor
09
  • İnsanlara “Akıllı telefon kullanmaktan vazgeçebilir misiniz?” diye sorduk.
  • Katılımcıların %70’i “Hayır, vazgeçmem” seçeneğini işaretledi.
  • Vazgeçebilirim diyen 95 kişiden 3’ü akıllı telefonundan sadece oyun oynuyor veya haber okuyor.
  • Vazgeçemem diyen 220 kişinin 4’ü akıllı telefonunu yalnızca iş için kullanıyor.
10
  • Akıllı telefon kullananların %63.2’si akıllı telefonların insanları asosyalleştirdiğini düşünüyor.
  • Akıllı telefon insanları asosyalleştirir diyen her 3 kişiden 2’si aynı zamanda “Akıllı telefon kullanmaktan vazgeçmem” diyor.
  • Asosyalleştirmez diyen her 3 kişiden 2’si ise, arkadaşlarıyla bir yerde buluştuklarında, akıllı telefonlarına bakmadan duramadıklarını belirtiyor.
  • Çelişkilerle doluyuz.
11
  • Katılımcıların %33.7’si devlete her ay 100 TL verecek dahi olsa akıllı telefon kullanmaya devam edeceğini belirtiyor.
  • Öyle olursa kullanmam diyenlerin %22’si yattıktan sonra bile telefon kullanıyor.
  • Aylık 100 TL ödemek istemeyenlerin %17’si aylık 3000 TL ve üzeri, %48’i ise 1000 TL altında aylık gelire sahip.
  • Aylık geliri 3000 TL üzerinde olanların %53’ü, 1000 TL altında olanların ise %22’si ayda 100 TL verip yine de akıllı telefon kullanırdım diyor.
Tüm verilerin grafiklerle gösterildiği sonuç sayfası için buraya, verileri Excel belgesi olarak görüntülemek ve indirmek için buraya tıklayabilirsiniz. Bilgileri istediğiniz yerde ve istediğiniz şekilde kullanabilirsiniz.
Ve sonunda bu araştırma yazısının hazırlanmasına vesile olan karikatürleri paylaşalım.

Ben Neymişim

ben_neymisim
1988
Doğduğumda susmuşum ben. Ağlamamışım diğer insan yavruları gibi. Ebem kıçıma öyle sert vurmuş ki, sinirden ağlamışım. Tam orda sigaraya başlamışım. O anda babam gelip elimde sigarayla görünce, “ulan şerefsiz, önce bi nefes al, oksijen çek ciğerine” deyip dövmüş beni. Daha yakmadan sigarayı bırakmışım.
1989
Mukadderat sonuçta; zatürre olup yataklara düşmüşüm. Doktorlar ölür mü ölmez mi diye üzerime bahis oynamış. Parayı ölmez’e yatıran doktorla bir olup bilerek ölmemişim, parayı kırışmışız. Sonra, haydan gelen huya gider deyip, kendi üzerimden kazandığım paranın hepsini kumarda kaybedip beş parasız kalmışım. Meyhaneye olan borcumu ödeyecek gücüm kalmamış, akabinde meyhaneciden de dayak yemişim. İşte tam o gün sigaradan sonra, içkiye ve kumara da tövbe etmişim.
1991
Üç yaşıma geldiğimde, temiz bir hayat sürüyorken kafayı betona çarpıp yarmışım. Bir sene sonra sünnet olurken düğün davetiyemdeki “erkek oluyorum” lafına sinirlenip, ulan şimdiye kadar ibnemiydik şerefsizler diye vaveylâ etmişim, hadise çıkartmışım. Jandarma beni alıp götürmüş, mapusa girmişim. Ben içerdeyken benim birader doğmuş. Ağır tahrikten üç senede çıkmışım.
1995
Tam o sıralar bizim kahveden arkadaş Mahmut kanıma girmiş, gel okula yazılalım diye. Bakarsın ortam yaparız, sonuçta yedi senedir bu dünyanın tozunu yutmuş adamız demiş. Ben de onun aklına uyup okula yazılmışım.
1997
Gel zaman git zaman üçüncü sınıfa geçmişim. O sene hayatımın hatasını yapıp, herkesin ezberlediği çarpım tablosunu ezberlememiş, “bu iş ezberci eğitimle olmaz” deyip okulu protesto etmişim.
1999
On bir yaşımdayken, sene doksan dokuz, Asha Kalbag isimli bir ablamızın yazdığı Bilgisayardaki Adresiniz Web Sitesi ve Dünyayı Saran Ağ: WWW diye ince iki kitap bulmuşum. Tam da o sene bizim köyde internet kafe açılmış. Lan sanki cebimden mi veriyorum, pederin parası deyip vurmuşum internetin gözüne. Millet Half-Life’tan Fifa99’dan kafayı kaldırmazken ben site yapıcam diye bildiğim bilmediğim ne varsa adeta ota boka tıklamışım.
1999
İlk e-posta adresimi kolaymail isimli düz bir siteden aldığımda tanıdığım e-posta sahibi insan sayısı, suyun donma noktasının sayısal değerine eşitmiş. Daha önce bahsettiğim kitaplardan temel HTML programlama dili öğrenmişim. İnternet kafeci babama “bu çocukta gelecek var” diyerek beni övmüş. Varımı yoğumu kendisine verdiğim için tribünlere oynamış çakal.
1999
O sıralar kendi kendime “ulan beşinci sınıf bitti bitecek ben daha hesap makineli casio saatimle hava atmadım olacak şey değil” deyip sınıf albümü fotoğraf çekimlerinde o saati resmen insanın gözüne sokmuşum. O günün öğleni kız kardeşim doğmuş. Gidip kendisine hâl hatır soracakken, hastanenin kapısında ebemle göz göze gelmişim. Kardeşler olarak üçümüzün de ebesinin aynı kişi olduğunu işte o gün anlamışım.
2000
Orta bir bitince, yaz tatilinde, sanayideki oto elektrikçi Sezai ustanın yanında çalışmaya başlamışım. Bana haftada beş milyon vermiş. O aralar net hatırladığım bir günde ishal olarak işten eve koşup tuvalete üç adım kala sanayi devrimini yapmışım.
2002
Ortaokulu 4,37 gibi amaçsız bir not ortalamasıyla bitirmişim. Bizim köye lise açılınca birileri “süper lise de koyalım içine çeşit olsun” demiş, ben de mütevazi not ortalamamla sıralamaya katılmışım. Sonuçlar açıklanmış ve Süper Lisede okumaya başlamışım. Bir liseye neden süper denir, böyle saçma bir fikri kim kabul etti acaba şeklinde sorgulamalara tam da o sene başlamışım.
2002
Hazırlık sınıfına başladığım gün, ya hu daha Türkçe’yi öğrenemedik, İngilizceyi nasıl öğrenicez, “present tense” nedir “past perfect” nedir, deli olucam diyip isyan etmişim. “Babalara geldik” diye hayıflanmışım. Burak hocamız günde 10 sayfa ödevi bize dayayınca, tıpkı bir William gibi, tıpkı bir Henry gibi öğrenmişim İngilizceyi. Ama Ahmetliğimden Mehmetliğimden zerre kaybetmemişim. Fakat ilkokul üçüncü sınıfta çarpım tablosunu ezberlemediğimden, gelecek seneden inceden inceye tırsıyormuşum.
2003
Hazırlık sınıfının yaz tatilinde bir veteriner kliniğinde çalışıp para biriktirmişim. O zamanın parasıyla 499 milyon TL’yi Sony Ericsson T630 markalı cep telefonuna yatırarak,
hayatım boyunca yiyeceğim tüm kazıkların açılışını yapmışım.
2003
Lise bir başlamış ve aklıma gelen başıma gelmiş. Matematikten geçemez, bu dersten nefret eder olmuşum. İki tane kıçı kırık site yaptım diye kendimi Bill Gates zannetmişim, ne olursa olsun sayısal okuycam, bilgisayar mühendisi olucam demişim. Gidip onuncu sınıfta sayısal bölümü seçip, hayatımdaki alakasız dönüm noktalarının yanına bir yenisini ekleyerek muhteşem bir öküzlük yapmışım.
2004
Lise hayatım boyunca öğretmen konulu şiir ilçe ikinciliği, hızlı klavye kullanma yarışması birinciliği gibi gelecekte gurur duyularak anlatılamayacak cinsten enteresan başarılar kazanmışım. Okulda kendi çapımızda Shartell diye bir müzik grubu, XFEN Catapults diye bir basketbol takımı kurmuşuz.
2005
Lise sona geçtiğimde imana gelip namaza başlamışım. Bu arada ÖSYM sınav sistemini değiştirince ettiğim küfürler kazandığım sevapları götürmüş, hatta borçlu çıkmışım. Kendi kendime “oğlum Sezer, bilgisayar mühendisi olucam diye bunca sene yedin milleti, şimdi nah olursun” demişim. Felsefe okumak gibi bir fikre kapılıp, belki daha saçmasını bulursun, az daha bekle diyip, kendi kendime hak vermişim.
2006
Meslekler rehberini karıştırırken, bilgisayar öğretmenliği bölümününün karşısındaki sayısal-1 puan türü ibaresine inanamamışım. Tamam işte, buldum, bilgisayar öğretmeni olucam demişim. O günden sonra sürekli “birinci bölüme” çalışmışım. Zamanında öğrenemediğim matematiği göt korkusundan öğrenmişim. Okul bitince de sınava girmişim.
2006
Birinci bölüme o kadar abanmışım ki EA-1 , SAY-1 , SÖZ-1 puanlarım mezun olduğum dönemin en yüksek puanlarıymış. Olur bu iş deyip 24 tercihin 23’ünü Bilgisayar Öğretmenliği yazmışım. İzmir Hava Harp Okulundan astsubaylık için mülakat davetiyesi gelmiş, “lan yemişim askerliği-polisliği onlar da hayat mı be” diyip beğenmemişim.
2006
O ara Burger King’de çalışmışım, alışveriş merkezinin kapısında insanlara Chicken Royal kampanya kuponu dağıtırken sempatik kişiliğim ve ticari zekâm sayesinde (ben demedim, müdür dedi) satışları %100 arttırıp mağaza müdüründen bir kuru aferin almışım.
2006
Üniversite sonuçları açıklandığında, babalara geldiğimi anlamışım. ÖSYM’den “sizi yerleştiremedik” şeklinde hicivli bir mesaj almışım. Bir sene daha hazırlanmayı göze alamayıp, gözümü karartmışım. Bilgisayar mühendisliğinden, iki yıllık bilgisayar bölümüne kadar düşmüşüm. Babam “2 yıllık bölüme gitme” dese de gidecekmişim.
2006
Ek kontenjan tercihlerimin en başına Gümüşhane Bilgisayar (Önlisans) yazmışım. Tercihleri ertesi gün internetten göndereceğim geceymiş ve babam “at antrenörlüğü yazdın mı?” diye sormuş. Hayır demişim. Yaz demiş. Boşver demişim. Yaz demiş, en sona yazmışım. Başa yaz demiş. “Eh arkadaş zaten 1 kişilik kontenjanı var, beni bulmaz ya” deyip yazmışım.
İnternette de biraz araştırınca, lan ne meslekmiş be ayda 3000 dolarla işe başlıyormuşsun deyip gaza gelmişim. Ek kontenjan sonuçları açıklanıp da kazandığımı görünce havalara uçmuşum. Kocaeli Üniversitesi At Antrenörlüğü bölümünü böylece kazanmışım.
2006
Kocaeli’ye gittiğim ilk gün, kaldığım yurtta aynı bölümü okuyan arkadaşların anlattıklarından, kazandığım bölümün boktan bi bölüm olduğunu anlamış, kandırıldığımın farkına varmışım. Gel gör ki aileye böyle boktan bir haberi vermek pek de kolay değilmiş. Bir sene boyunca bu gerçeği gizlemişim.
2007
Kocaeli’de part-time iş aramışım, en sonunda bir benzin istasyonunda bahşiş karşılığında araba yıkama işine girmişim. Üç-beş gün iyi para kazanmışım. Fakat bayram tatili dönüşü, tatili biraz (18 gün kadar) uzattığım için yetkililer tarafından kibarca kovulmuşum.
2007
Artık okul durumunu aileye yavaş yavaş açıp, onları da bu gerçeğe alıştırmışım.
O sene attan düşmüş, başka bir attan tekme yemiş, diğer bir at tarafından da ısırılmışım. Ama yine de atları seviyormuşum. Aynı yıl, hayatımda ilk defa, yaşama şansı %5 olan kritik bir hastaya kan vermişim.
2008
İçimden gelen bir şeyler yazma isteğini karşılamak adına Kelimeler Benim adlı bir blog açmışım. At Antrenörlüğünün ikinci yılını da başarıyla bitirip 4 üzerinden 3,13 ortalamayla evime dönmüşüm. Kocaeli’nin bana kazandırdığı en güzel şey, İstanbul – Kocaeli arasında, şehirlerarası otobüste tanıştığım güzel bir kız olmuş.
2008
İşsiz kelimesinin sadece bir hakaret olmadığını, hayatın acımasız bir gerçeği olduğunu tam 20 yaşımda öğrenmişim. Bu haldeyken ailemin maddi sıkıntıda olması benim için hayatı çekilmez hale getirmiş. Uzun dönem askerlik yapmamak için açıköğretim işletme fakültesine dikey geçiş yapmışım. Beğenmediğim iki meslekten biri üzerine eğitim veren resmi bir okulun sınavlarına bir ay içinde hazırlanmışım, çaresizliğin bana vermiş olduğu yetkiye dayanarak sınırlarımı zorlamış ve o sınavı kazanmışım. Bu tür sınavlardan dayınız olmadan da geçilebildiğini tecrübe etmişim. Rotamı 2 seneliğine İstanbul’dan Malatya’ya çevirmişim.
2010
Tam herşey ne kadar güzel gidiyor, hayatımız sonunda yoluna girecek derken, gecenin üçünde gelen bir telefonla, ondan bin kilometre uzaktayken canım babamı kaybettiğimi öğrenmişim. “Bir erkeğin doğumu babasının ölümüyle başlar” derler, çok doğru. Hayatım bu noktada yeniden başlamış. Artık iki kardeşimin sadece abisi değilmişim.
2010
Bir üstteki paragraftan önce okuduklarınızı yazan şakacı Sezer’i büyük oranda kaybetmişim. Fakat tümüyle hayata küsmek olmaz, metanetli davranıp içinde bulunduğum duruma şükretmişim. Kelimeler Benim Blog’la Blog Ödülleri‘nde kişisel kategoride üçüncü olmuşum. Aynı yıl Altın Klavye yarışmasında da aynı kategoride üçüncü olmuşum. Hattâ hiç beklemediğim halde, Altın Örümcek‘te de ikinciliğe layık görülmüşüm.
2010
Kim kan vermek ister sorusu karşısında efelik yapıp ben demişim. Gittiğim hastanede vereceğim şeyin kan değil, trombosit olduğunu öğrenince pek bozuntuya vermeden hortum altına yatmışım. Hayatımda ilk defa orada bayılmışım. Aynı yıl “adam olup”, doğduğum yerde, İstanbul’da para kazanmaya başlamışım.
2011
Üç yıl önce dikey geçişle kaydolduğum açıköğretimi uzatmalara kalmadan bitirmişim. Kağıttan kalın, kartondan ince, mühürlü belgelerimin arasına, üzerinde İşletme Fakültesi yazılı bir yenisini eklemişim. Açıköğretim denilen şeyin çalışmadan da geçilebileceğini keşfedince gelecek nesillere konuyla ilgili, az daha uzun olsa dünya klasikleri arasına girebilecek bir eser bırakmışım.
2011
Tuzlu kahveyi de içip, at-avrat-silah üçlemesini resmen tamamlamışım. Sekiz beş insanı olmanın verdiği monotonluğun da yardımıyla iki monitör karşısında oturmaktan bürosite yapışmış bir götün ve kendi klasmanında iddialı sayılabilecek minik bir göbeğin sahibi olmuşum. İş icabı da olsa hayatımda ilk defa otelde, hem de beş yıldızlı otelde kalmışım. Tam o sıralar Hürriyet’in düzenlediği Bumerang Ödülleri‘nde En Tarz Blog kategorisinde ikinci seçilmişim.
2013
Her cuma yaptığım şeyi, her gün yapmaya başlamışım. Bir dürbün alıp, çok sevdiğim gökyüzü ve yıldızlara biraz daha yakınlaşmışım. Beş sene önce şehirlerarası otobüste tanıştığım o kızla evlenmişim. Hayatımda ilk defa yurt dışına çıkmışım. Eşimle İspanya ve Portekiz’e balayına gitmişim. Barcelona, Madrid, Santiago, Lizbon gibi şehirlerde medeniyet dedikleri tek dişi kalmış canavarla tanışmış ve memnun olmuşum. Aynı yıl, hatunun memleketi olan Bulgaristan’a da gidip, aldığım Shengen vizesinin dibini sıyırmışım.
2014
Dört sene İstanbul’da çalıştıktan sonra, biraz da doğuda çalış diyen devlete eyvallah demişim. Van Gölü ve Süphan Dağı’na bakan bir daire tutup, eşyaları kamyona yükleyip, hatunu da alıp yola koyulmuşum. Gökyüzüne biraz daha yakınlaşmak için çocukluğumdan beri hayalim olan o teleskopu almışım. Babasız kaldıktan dört buçuk sene sonra, baba olacağımı öğrenmişim.
2015
Bir oğlum olacağını öğrenmişim.

Starbucks gibi havalı mekânlarda kahve içme rehberi

starbucks
Baştan anlaşalım; ben bu yazıyı size Apple Macbook’umla herhangi bir Starbucks’ta Caramel Macchiato’mu içerken yazmıyorum. Bakkaldan 30 kuruşa bildiğin nescafe 3’ü bir arada aldım, cam bardağa koydum. Evet evet bildiğin cam bardak. Önce neskafemi bardağa boşaltıp üzerine az bir şey su koyup çay kaşığıyla çırpmaya çalıştım. Maksat hani köpüklü falan olsun, kıvama gelsin anladın mı? Üstüne suyu ekleyince gene abdest suyu gibi oldu, zerre de köpük yok ama olsun, 30 kuruş sonuçta. Bu arada bilgisayar da macbook falan değil ama internetim kotasız bak.
Starbucks’a kaç kere gittin diye soracak olursanız sadece bir kere gittim. Bu sebeple bu yazıda tecrübelerimden bahsedecek değilim. Yazıyı yazarken ben de sizinle birlikte bir şeyler öğrenmiş olacağım. Her zaman dediğim gibi, ben de sizden biriyim. Starbucks’a ilk gittiğinde menüye bakıp içinden “bunlar ne lan” diyen, ne içmesi gerektiği hakkında hiçbir fikri olmadığı halde etrafa “ben buraya sürekli gelirim, bu defa ne içsem acaba” pozları veren ve gözleri bir lazer tarayıcı gibi menüdeki en düşük fiyatlı ürünü arayan o güzel insanlardan sadece biriyim.
Tam da bu noktada derdinize derman olacağım sevgili dostlar. Şimdi Starbucks’a gitmişsiniz. Eğer erkekseniz muhtemelen yanınızda kız da vardır. Yani şemsiye yerine oturmuş güzel kardeşim, kaçarı yok. O kahve içilecek, o şemsiye açılacak. Madem açılacak, bari güzel bir şey içmiş ol. Babaannenin deyimiyle “kursağına vitamin girsin“. İşte ben bunun için uğraşıyorum. Yoksa Starbucks babamın oğlu değil. Kahve Dünyası, Gloria Jeans, Cafe Nero, Tchibo ve aklıma gelmeyen bir – iki tane daha var. Onlarla da akrabalık bağım yok a dostlar.
Bu tür mekanlarda ürünlerin birçoğu kalıcı iken bazıları sezonluktur. Fakat latte, mocha, americano, misto ve macchiato gibi insanların söylerken kendilerini İngiliz şövalyesi gibi hissettikleri ve Türkçe karşılıkları olmayan –olması teklif dahi edilemeyen– kelimeler standarttır. Yani mocha‘yı bildikten sonra, white chocolate mocha‘nın ne olduğunu az çok anlarsın. Ayrıca bu kelimeler tek bir markaya ait değil yani mocha her yerde mocha. Özsüt’te bile var. Şimdi ne nedir, ne değildir, izninizle başlıyorum.
Espresso
İçki nasıl tüm kötülüklerin anasıysa, espresso da bu tür kahvelerin tümünün babasıdır dostlar. Türk kahvesinin çakması da derler buna ama aslında ilgisi yok. Türk kahvesi herhangi bir cezvede yapılır, espresso ise kendine has pahalı makinesinde. Fakir işi değil yani. Siz de benim gibi bunun adını yıllar yılı “Expresso” olarak biliyorsanız, oradaki x’i hemen kafanızdan silin, sağda solda telaffuz etmeyin, madara olmayın canlar. Espresso İtalyanlara özgü bir kahve çeşidiymiş. Hızlı, çabuk anlamına geliyor. Hızlıca hazırlanması ve çabucak içilmesi sanırım ona bu ismin verilmesine sebep olmuş. Bir fincan için 42 kahve çekirdeği kullanılıyormuş, taze çekilmiş 42 çekirdeklik kahve 90 derece sıcaklıktaki basınçlı suya maruz kalıyor ve bunun sonucunda makineden köpüklü kahve çıkıyor. İşte bu aşamada Türk kahvesine benziyor ama telvesiz olarak düşünün. O kadar acı ki buna “kahvelerin tekilası” da deniyor. Starbucks gibi kahve dükkânlarında espresso küçücük fincanın 3’te biri kadar gelir. O yüzden espresso işte. Hemen bitiyor. “Bu ne oğlum kahveyi koymayı unutmuşsun git şunu doldur getir” demeyin, baristadan tarihi ayar yemeyin. Bu arada barista dediğin buraların garsonu işte.
Macchiato
İtalyanca’da “lekeli” anlamına geliyor. İki çeşidi var. Birincisi espressonun üzerine süt köpüğü eklenerek yapılan. Orijinali buymuş. Adı Espresso Macchiato. Yani siyah üzerine beyaz gibi düşünün. Diğeri de tam tersi. Süt üzerine espresso dökülerek hazırlanıyor. Onun adı da Latte Macchiato. Birazdan latte konusuna da gelicem. Bir yerde latte geçiyorsa o işe süt bulaşmıştır arkadaş. Neyse macchiato’ya dönelim. Söylemesi bayağı bir zevkli mesela; “makiyato” şeklinde okunuyor. En popüler olanı Caramel Macchiato ki karamel aromalı olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Espresso gibi zehirimsi olmayan içecek işte. Gideri var. Geçiyorum.
Cafe Latte
Kafe late diye okunur. Latte İtalyanca’da süt anlamına geliyormuş. Buna birçoğu sütlü kahve der ama öyle değil a dostlar. Sütlü kahve dediğin şey, kahveye az miktarda süt eklenerek yapılır. Bunun olayı bambaşka. 2 ölçek süte 1 ölçek espresso ekleniyor üstüne de süt köpüğü konuluyor. Bu kahve değil abi, kahveli süt anladın mı? Ama ben severim mesela. Sütü severim yani. Latte içtim mi hiç bilmiyorum. Bi kere içmiştim sanki. Kafiyeye gel.
Cappucino
Bunu bilirsiniz, bakkalda bile satılıyor. Bakın buna sütlü kahve diyebilirsiniz işte. Ama çok köpüklü oluyor. Hatta köpüğüne desen falan çiziyorlar. Capuchin olarak bilinen Fransisken rahiplerinin giydiği cübbe rengi ile bağlantılı olarak bu ismi almış ekşici bir kardeşimizin beyanına göre. İşin özü şu ki kapuçino dediğin şey bizim “kapşon”dan geliyor hacı. Hiç öyle artistlik yapmaya gerek yok. Açık kahverengi içecek üzerinde beyaz köpük var. Bu iyidir. İçin bunu.
Americano
Buna filtre kahve diyenler var. Yok hacı öyle bir şey. En basit tabirle üzerine fazladan su eklenmiş espresso bu. Asıl adı cafe americano. Acı kahvenin üstüne bol su ekle. Ne olur? Bulaşık suyu olur. Aman diyim. İçilmez bu bence.
Filtre Kahve
Bunu yıllardır merak ediyordum. Bir kere internette araştırıp da neymiş diye öğrenmek aklıma gelmedi. Belki sizin de gelmemiştir. Eğer öyleyse şimdi öğreneceksiniz. Filtre kahve, demleme çay gibi bir şey. Kahve çekirdekleri çekilip taze taze süzme ya da damlatma yöntemiyle fincana boşaltılır. Asıl kahve kokusunu filtre kahveyle alırsınız diyor içenler. Süzüldüğü için kafein oranı düşüyormuş. Tek dezavantajı süzülünce bazı aromaların bardağa gelmeyen posasında kalması.
Mocha
İşte benim en sevdiğim. Nescafe 3’ü bir arada içen adama vericen moka‘yı arkana bakmıycan hacı. İçinde ne ararsan var. Espresso, krema, süt, çikolata şurubu. Bildiğin tatlı karışım bu. Benim gibi acı kahve sevmeyenler için mevcut üç seçenekten biri. Diğerleri de cappucino ve latte işte. Bu zaten latte’nin krema ve çikolata şurubu eklenmiş hali. White chocolate mocha diye duyarsanız anlayın ki onun çikolatası beyaz çikolata. Duymazsanız beyaz değildir zaten. Bu içilir.
Frappucino
Frappe ve cappucino kelimelerini birleştirince ortaya çıkan şey. Okuyunca sanki kahvenin içinden bir şey fırlayacakmış gibi de geliyor. Buzlu kahve bu. Starbucks’ta bunun çileklisi var geçenlerde haber olmuştu hani yapımında böcek kullanılıyormuş falan diye. Gerçekten de kullanılıyormuş. İyi ki içmemişim. Fakat koka kolada böcek varsa gene içerim bak o konuya hiç girmeyelim.
O kadar yazı yazdıktan sonra sizin için bir de güzel grafik buldum. Hadi gene iyisiniz.
Sadede geliyorum canlar. Diyeceğim o ki adamlar kahve olayını aşmış. Cebimizdeki son yedi buçuk lirayı alıyorlar belki ama bizi üçü bir arada isimli bulaşık suyundan da kurtarıyorlar. Ya da yok lan bi kahveye o kadar para verilir mi? Bilemiyorum. Ama şu bir gerçek ki apaçi kardeşlerimizin yoğun olarak bulunduğu son ses kalitesiz müzik çalan varoş kafelerde 30 kuruşluk neskafe üçü bir arada’ya 3,5 lira verip her 15 dakikada bir amele tipli garson kardeşimiz tarafından rahatsız edilmek istemiyorsanız bu mekanlarda takılacaksınız arkadaşım. Kablosuz interneti cillop gibiymiş ve sabahtan akşama kadar otursan da kimse bir şey demiyormuş diyorlar.
Hadi bakayım gençler. Göreyim sizi. Frappeler, makiyatolar su gibi aksın…

Açıköğretim için 10 Altın Kural

keep_calm
İnsan neden açıköğretim okur? Vatan borcunu %60 indirimli ödemek için mi? Ya da güzel ülkemizde sırf açıköğretim mezunu olduğu için iş başvurusu kabul edilen var mıdır? Bu soruların cevabı ne yazık ki bende değil. Fakat siz bir açıköğretim öğrencisiyseniz veya günün birinde açıköğretim okumaya karar verirseniz işinize yarayacak birkaç taktik verebilirim size. Bu yazıyı okumaya devam etmeden önce her ihtimali göze aldığınızı kabul edin, sonradan sorumluluk kabul etmem ona göre. Zira ben diplomayı duvara astım. Hatta bu üçüncü oldu. Nasa’dan iş teklifi bekliyorum, o derece. Sizin anlayacağınız tecrübe konuşuyor. Taktiklere geçelim:
Asla ezik hissetmeyin!
Birinci kuralımız kendimizi ezik hissetmemek. Anfi nedir bilmiyorsanız, kampüste kız düşüremiyorsanız bu sizin suçunuz değil! Siz üniversite öğrencisisiniz. Cüzdanınızı açıp bakın. Üzerinde Anadolu Üniversitesi yazan bir kimlik kartı göreceksiniz. Onun aynısı kampüste okuyan üniversitelinin cüzdanında da varsa sizin ondan ne eksiğiniz var? Üstelik her dönemde babalar gibi harç ödemiyor musunuz?
Sınav tarihlerine aşina olun
Sınava hazırlanmak ayrı şeydir, ders çalışmak ayrı şey. Biz size ders çalışmanız gerektiğini ya da bunun için bir program yapmanız gerektiğini söylemeyeceğiz. Sınav tarihlerine aşina olmak, ders hakkında hiçbir şey bilmiyor dahi olsanız sınava motive olmanızı sağlar. Kayıt yenilediğiniz dönemde vize sınavlarının tarihine bir göz atın ve o gün itibariyle sınava kaç gün kaldığını hesaplayıp rahatlayın. Çünkü muhtemelen çıkan sonuç üç basamaklı olacaktır. Bunu zaman zaman yaparak kalan zamanı gözünüzde büyütün. Örneğin sınava bir ay kala “ohoo daha koskoca 30 gün var” deyin ve arkanıza yaslanın.
Standart ders kitaplarını kapıdan içeri sokmayın
Bu açıköğretimliler arasında uğursuzluk anlamına gelir. Her biri ayrı bir ders hakkında ölümüne bilgi veren ve ara ara saçma sapan örneklemeler yapan o yeşil-mavi kitapları kullanmanız, önümüzdeki sınavlarda başarısız olmayı kabullendiğiniz anlamına gelir. Bizi dinlemeyip illa ki ders çalışacaksanız Murat Yayınları ya da Yargı Yayınları gibi yayınevlerinin tüm derslerin bir arada olduğu sadece bir odun kalınlığındaki kitaplarından satın alın. Böylece 8 ayrı sunta yerine 2 kalın odunla zaman kazanmış olursunuz.
Ders mers çalışmayın!
Zaten ders çalışacak biri olsaydınız, büyük ihtimalle açıköğretim okuyor olmazdınız. O yüzden içinizde küçük bir heves varsa da boşverin. Zira yaptığım araştırmalar ders çalışmanın insanın kafasını karıştırmaktan başka hiçbir işe yaramadığını gösteriyor. Bu durumda ders geçmenin imkansız olduğunu savunanlar olacaktır, merak etmeyin, onlara bir sonraki maddede cevap vereceğim.
Çıkmış sorulara abanın!
Ders çalışmadan nasıl sınıf geçeriz diye soranlara vereceğim cevap budur. Bildiğiniz üzere açıköğretimde ders geçme notu 50 puan. Tecrübelerim şunu gösteriyor ki, özellikle final ve bütünleme sınavları olmak üzere, sınavlardaki soruların ortalama %30’u çıkmış sorulardan geliyor. Bu durumun %90’ları hatta bir yıl %100’ü bulduğu mevcut istatistiklerden görülebilir. Kalan %20’yi nerden buluruz diyecek olursanız, sonraki maddelerden birinin konusu da o.
Düşmanınızı kendi silahıyla vurun
Sınava birkaç gün kala son 6 yılın çıkmış sorularını internetten bulup indirin ve hem sıralı hem düzenli bir şekilde A4 boyutunda kağıda bastırın. Bir adet fosforlu kalem (tercihen sarı) alın ve cevap anahtarına bakarak en eski sınavdan en yeni sınava doğru, kağıt üzerindeki doğru şıkları tüm şık içeriğiyle birlikte işaretleyin. Bu o şıkkın tamamen aklınıza kazınmasını sağlar. İşaretlemeye 2004 yılında yapılmış sınavdan başladığınızı varsayarsak, 2010 yılının sorularına geldiğinizde cevap anahtarına bakmaya gerek duymadığınızı göreceksiniz. Çünkü az önce bir sayfada aynı şıkları işaretlemiştiniz. Bu arada çıkmış sorular kitap halinde de satılıyor, tavsiye olunur.
Kendinizi zora sokun ve yumurtayı göte getirin
Çıkmış soruları birkaç gün kala indirin demiştik. Bir bildiğimiz var da ondan dedik. Bir işi yapmaya karar verip oyalandığımızda ve zaman daraldığında, Türkçe’siyle yumurta göte geldiğinde kafamızın çok daha hızlı çalıştığı karşı koyulamaz bir gerçek. Biz de bu özelliğimizi kullanarak, yalnızca ve yalnızca sınava odaklanıyoruz. Birkaç gün önceden hazırladığımız ve beynimiz sulanana kadar fosforlu kalemle işaretlediğimiz çıkmış sorulara, sınava yalnızca 1 gün kala çalışacağız. Böylece hem göte gelen yumurtayı, hem de hafızamızın yeniden eskiye doğru silme özelliğini lehimize çevirmiş oluyoruz. Pazar günkü sınavlara cumadan hazırlanmayın! Acele işe şeytan karışır. Cumartesi sınavdan çıkınca hemen eve koşun ve kendinizi çıkmış sorulara verin.
Mantıklı olun, yalnızca kafanızı kullanın
Herkes her şeyi bilemez. Aynı zamanda bir sınavda başarılı olmanız, sınavda sorulan soruları bildiğiniz anlamına da gelmez. Hiç mi “Kim 500 Milyar İster” seyretmediniz? Yüksek miktarda ödül kazananlar sorulan soruların hepsini bilmiyor. Şık eleyerek ya da joker haklarını kullanarak başarıya ulaşıyorlar. İşte bizim jokerimiz beynimizin ta kendisi. Saçma sapan şıkları tespit edin ve üzerlerini çizin. Soruların içindeki bilgileri kullanın. “A şöyledir, öyleyse B nasıldır?” şeklindeki soruyu cevaplayamasanız dahi, “A nasıldır?” şeklinde sorulmuş bir soruya bir önceki soruda verilen bilgiyi kullanarak cevap verebilirsiniz. Bu sayede soruların %20 sini cevapladığınızda, çıkmış sorular tekniğiyle beraber 50 olan geçme notuna ulaşmış oluyorsunuz.
Asla ama asla kopya çekmeyin!
Kopya kötü bir şey değildir. İnsandaki yardımlaşma duygusunu güçlendirerek toplum bilinci sağlar. Fakat birbirini tanımayan insanlar arasında gelip giden kopya sinyalleri her iki alıcıyı da uçurumdan aşağı düşürebilir. Başta da söylediğimiz gibi, açıköğretim okuyan bir insanın sınav kağıdına bakarak kopya çekmek, aynayla konuşmaya benzer. (Bunu ben de anlamadım) Kendisinden çok emin görünen ve “vay inek takır takır işaretliyor” şeklinde algılanan şahısın aslında bir bok bilmediği ve sayısal loto stili işaretleme yaptığı ihtimali çok yüksek bir ihtimaldir.
Her sakallıyı dedeniz sanmayın
Son kuralımız yani on numaralı kural, her sakallıyı -ben dahil- dedeniz sanmamanız gerektiğidir. Size açıköğretime çalışmak, daha doğrusu çalışmamak adına taktikler veren kişiler her ne kadar aynı taktiklerle bütünlemeye bile kalmadan diploma almış olsalar dahi size bir fayda sağlamayabilirler. Açıköğretim için düzenli olarak kursa giden insanların var olduğunu göz önünde bulundurduğumuzda, değil ders çalışmadan sınıf geçmek, profesyonel anlamda hazırlık yapıp sınıf tekrarı yapanların var olduğu gerçeğiyle karşı karşıya kalırız. Sınavlarınızda başarılar!

Cahil Uzmanlar Ülkesi

cahil_insan
Bir konuda uzman olmayan insanlar, o konuda, milyonlarca insan adına nasıl karar verebiliyor? Lafı evirip çevirmeyeceğim. Biri ya da birileri kalkıp, tüm dünyanın ortak hareket ettiği bir uygulama olan ve günlük hayatı her yönden etkileyen saatlerin geri alınması uygulamasında değişiklik yapıp “biz böyle uygun gördük” diyebiliyor. Normalde dün gece (25.10.2015) saat 04:00’te bir saat geri alınması gereken saatler, iki hafta gecikme ile 08.11.2015’te geri alınacak. Peki amaç neymiş? Bir hafta sonra yapılacak olan genel seçimde oy kullanacak insanların kafası karışmasın.
Sizce bu mantıklı bir hareket mi? Ufak bi hesaplama yapıp görelim:

01 Kasım 2015’te ülkemizde bazı şehirlerde 07:00 – 16:00, bazı şehirlerde 08:00 – 17:00 saatleri arasında oy kullanılabilecek. Diyelim ben 07:00 – 16:00 saatleri arasında oy kullanabileceğim bir şehirde yaşıyorum. Saatlerin geri alınması olayına herhangi bir müdahale yapılmadı ve dün gece saatler bir saat geri alındı ama ben cahil bir insan olduğum için saatimi geri almadım. Bir hafta sonra seçim var. Bu bir hafta içinde kolumdaki saatten başka hiçbir saate bakmadım, kendi saatim dışında başka bir saati referans alan hiçbir insan ya da kurumla zamanın önemli olduğu bir iletişimde bulunmadım. Mesela bankaya gitmedim, belli saatlerde gelen bir otobüse binmedim ya da çalıştığım kurumdaki insanlara neden bir saat fazla çalıştıklarını sormadım.

Seçim günü geldi çattı. Oy kullanmaya gideceğim, sabah erken kalktım. Saatime baktım, 07:00’yi gösteriyor. Hemen oy kullanacağım okula koştum ama o da ne kapı kapalı. Orada bulunan polislerden birine sordum, daha saat 06:00, oy kullanma bir saat sonra başlıyor dedi, bir saat sonra gelip oyumu kullandım. Bu senaryoda bir sıkıntı olmadı diğerine geçelim. Bütün gün yattım ve oy kullanma saati bitmek üzere. Saatim 15:45’i gösteriyor. Hemen okula koştum, okulun duvarındaki saat gözüme takıldı. Orada saat 14:45. Daha 1 saat 15 dakika varmış. Girdim, oyumu kullandım. Yine bir sıkıntı yaşamadım. Benim için yapılan bu güzide uygulama hiçbir işime yaramadı. Hakkınızı helal edin.

Bütün dünyanın kabul ettiği uygulamayı 2 hafta erteliyoruz demeden önce oturup “ben ne yapıyorum dur bi düşüneyim” demez mi insan?

Otomatik geri alınan saatler yüzünden kafalar asıl şimdi karıştı. Aylar öncesinden planlaması yapılan uçak ve otobüs sefer saatleri değişti. Takvime bakarak namaz kılan insanlar bir süre takvimde yazan vakitlere uymayacak. Bilgisayarlar, akıllı telefonlar ve hatta buzdolabımızın kapağına kadar girmiş olan elektronik cihazlar, hayatımızı kolaylaştırmak için saatleri otomatik olarak geri alıp, sonradan milyonlarca gereksiz ayarlama yapılması gerekecek iken birinin çıkıp “şöyle yapalım bence” demesi ve bir kişinin bile “hayır öyle yapmayalım, mantıklı değil” dememesi neyi gösteriyor? Siz daha iyi biliyorsunuz.

Paraya Doymayan Kutsal Bilgi Kaynağı

eksi_sozluk_featured
28 Şubat 2016 Pazar günü saat 00:20 civarında Ekşi Sözlük aniden tasarım değiştirdi. Alexa’ya göre Türkiye’nin 5’inci, Dünya’nın ise 316’ncı en çok ziyaret edilen web sitesi olan ve sloganı “Kutsal Bilgi Kaynağı” şeklinde belirlenmiş Ekşi Sözlük, böyle köklü bir değişikliği hiçbir kullanıcısına danışmadan, kimsenin fikrini sormadan yaptı. An itibariyle (bkz: 28 şubat 2016 ekşi sözlük’ün tasarımının değişmesi) başlığına 3056 adet entry girilmiş ve neredeyse hepsini okumama rağmen bir tane bile olumlu cümleyle karşılaşmadım.
Sözlüğün ilk halini andıran “Antik” arayüzü, bir süre önce değişerek “Beta” ismiyle akıllara kazınan bir önceki temaya geçilmişti. O zamanlar Ekşi Sözlük, kullanıcıların bir kısmından yine tepki toplamış, fakat şimdiki gibi topyekun bir isyan dikkat çekmemişti. Şimdiki değişikliğe gösterilen tepkinin en büyük sebebi arka planı beyaz fonla değiştirmeleri oldu. Adı üstünde “sözlük” burası, insanlar sürekli bir şeyler okuyor. Bembeyaz ekran üzerinde siyah yazıları okumaya çalışınca, Ekşi Sözlük deyimiyle kör olduk be birader. Mesajınız var yeşili gitti, olay ışığı yalan oldu. Entry’lerin nerede başlayıp nerede bittiği belli değil ve satır aralığı hayvani derecede fazla. Uzun entry’ler kısaltılmış, devamını okuyayım diye bir saçmalık getirilmiş, sürekli ona tıklıyorsunuz ki entry’nin devamı açılsın.
Ekşi Sözlük'ün Yeni Muhteşem(!) Tasarımı
Ekşi Sözlük’ün Yeni Muhteşem(!) Tasarımı
Peki nedir bunca insanın karşı çıktığı halde geri adım atılmamasının sebebi? Ne olacak oğlum? Para tabii ki. Şu habere göre Ekşi Sözlük 2009 yılında ayda 100.000 TL para kazanıyormuş sadece reklamlardan. Yıl 2016 ve internet aboneliğinin su ve elektrik aboneliğiyle kafa kafaya gittiği bir zamanda yaşıyoruz. Aradan geçen 7 senede sözlüğün ulaştığı aylık geliri siz hayal edin. Buna rağmen, adamlar doymuyor, daha çok para kazanabilmek ve reklamları kullanıcının gözüne sokabilmek için üzerine selektör yapılmış çarşaf gibi bembeyaz bir tasarımı dayatıyorlar insanlara.
Ekşi Sözlük'ün Bir Önceki Alışılagelen Tasarımı
Ekşi Sözlük’ün Bir Önceki Alışılagelen Tasarımı
Tabii insanlar artık isyan bayrağını çekti ve (bkz: 28 şubat 2016 ekşisözlük direnişi) şeklinde bir eylem başlattı. Bu eyleme bizzat ben de katıldım ve sözlüğün tasarımı eskiye dönene ya da en azından iyileştirilene kadar entry girmiyorum. Her eylem gibi bu da yazarların %100’ü tarafından desteklenmiyor tabii. Goygoy aynı hızda devam ediyor. Bu da sözlüğün yeni sahibi Başak Purut’un (Kanzuk) ekmeğine yağ sürüyor.

Ne istiyorum biliyor musunuz? Üzerinden para kazandığı insanların fikirlerini zerre umursamayan bu tip siteleri, o insanlar bir anda terk etse de şunların batışını çekirdek yiyerek seyretsek. İnsanoğlu çok kibirli. Seni oraya getiren insanlara gün geliyor “site benim istediğimi yaparım beğenmeyen gitsin” şeklinde gider yapabiliyorsun. Umarım büyük gideri bir gün sözlüğün asıl sahibi olan kullanıcılar yapar da o zaman anlar birileri neyin ne olduğunu.

Bu Hafta Ne Öğrendim

Şimdi her yer dijital fotoğraf makinesi fakat çok değil, bundan 15 sene önce filmli makineler kullanıyorduk. Pozların hepsini kullandığımız zaman film rulosunu çıkartıp fotoğrafçıya götürür, fotoğraflarımızı bastırırdık. İşte o rulonun içindeki negatif fotoğraflar duruyorsa, onların dijital kopyalarını evde kendimiz alabilirmişiz. Nasıl yapıldığını bu videoda açıklamışlar. Yaratıcı insanları seviyorum.
Chrome kullanıyorsanız, dilediğiniz herhangi bir sitenin içinde arama yapmak için adres çubuğuna siteadı.com yazdıktan sonra TAB tuşuna basarak aramak istediğimiz kelimeyi yazıp direkt site içinde aratabiliyormuşuz. Şu şekilde deneyebilirsiniz: Adres çubuğuna kelimelerbenim.com yazın, daha sonra Enter yerine TAB tuşuna basarak istediğiniz bir kelimeyi yazıp Enter’a basın. Şöyle bir şey oluyor.
Yıllar önce atarinin silahıyla oynadığımız ve televizyona yalancıktan ateş ettiğimiz Duck Hunt isimli ördek vurma oyunu vardı ya. İşte onda ördeği nasıl vurabildiğimizi hep merak ederdim. Meğer olay şöyle oluyormuş: Tabancanın tetiğine bastığımız anda, ekran gözümüzün algılayamayacağı hızda kararıyor ve sadece ördeğin olduğu nokta kare şeklinde beyaz bir kutucuğa dönüşüyormuş, silahın içindeki fotodiyot (ben göz diyorum) bu beyazlığı gördüyse ördeği vurduğunuza karar veriyormuş. İşin enteresan kısmı şu ki eğer tabancayı herhangi bir ışık kaynağına tutsaydınız (mesela tavandaki ampul) her seferinde ördeği vurabilirdiniz çünkü tabanca her defasında o beyaz ışığı gördüğünü sanacaktı.

Sen git feriştahın gelsin sözündeki feriştah, “en iyi, en üstün” anlamına geliyormuş. Hep aynı terane sözündeki terane, “ezgi, makam” anlamındaymış. Surata bak, meymenetsiz sözündeki meymenet ise “uğur” anlamındaymış. Bu durumda meymenetsiz de uğursuz demekmiş. İtiraf edin en az bir tanesini bilmiyordunuz, değil mi?

Bazen internetten büyük boyutlu bir dosya indirirken saat geç olur ve uyumam gerekir. İndirmenin tamamlanmasına da az zaman kaldıysa bilgisayarın sabaha kadar açık kalıp boşa enerji sarf etmesine gönlüm razı olmaz. Bunun için sağdan soldan bulduğum programları kullanarak bilgisayarın istediğim saatte kapanmasını sağlıyordum. Fakat buna hiç gerek yokmuş. Windows’un zaten istenilen süre sonunda kendisini kapatma özelliği varmış. Başlat çubuğundaki “Çalıştır” kısmına (Windows+R ile de açılır bu) “shutdown -s -t 3600” yazıp enter tuşuna basarsak, bilgisayarımız 3600 saniye sonra kapanıyormuş. Bu işlemi iptal etmek için ise aynı yere “shutdown -a” yazmak yeterliymiş. Tabi tırnak işaretlerini kullanmıyoruz. Ben onları siz anlayın diye yazdım.

Kara kaplumbağaları, Japonya’da 2002 – 2014 yılları arasında 13 defa tren raylarında bulundukları için tren seferlerinin aksamasına sebep olunca Japon Mühendisler ne yapsak da bu sorunu ortadan kaldırsak diye düşünmüşler. Aksayan tren seferi 13 tamam ama kim bilir kaç tane güzel hayvan telef oldu trenlerin altında. Her neyse bizim Japonlar demiş ki madem bu hayvanlar tren yolunu geçip gitmek istiyor, bu arkadaşlara rayların altından kanal açalım oradan gitsinler. Tabii Japon bu, sadece düşünmekle kalmaz, yapar. Şurada haberin detayları var.

Pamuk şekerin mucidi Amerikalı bir diş hekimiymiş.
Fıstık Ezmesi, Kanadalı bir adam tarafından dişleri olmayan insanlar protein ihtiyaçlarını karşılasın diye icat edilmiş. Yiyecek bir şey icat edilir mi o konuda emin değilim fakat ben de İngiliz Dili ve Edebiyatı’nın yalancısıyım.

İngiltere’nin başkenti Londra, 2. Dünya savaşı öncesinde sahip olduğu nüfusa ancak 2015 yılında ulaşabilmiş. Hesaplarıma göre bu savaş, bir şehrin nüfusunun 70 yıl boyunca yerinde saymasına sebep olmuş. Yapmayın öyle şeyler.

BBC Televizyonu’nun yayın ilkelerine göre, İngiltere kraliçesi Elizabeth öldüğünde, defnedilmesinin ardından geçecek 12 gün boyunca kanalda herhangi bir komedi programı yayınlanamazmış. Bizim burada 12 gün boyunca ne yapmayacağınızı biliyorsunuz gençler, aman diyim. Elizabeth önemli.
Suudi Arabistan, üzerinde bir nehir bulunmayan, yüzölçümü en büyük ülkeymiş.
Marslı isimli roman bitmek üzere. Gayet iyi gidiyor ve bitmesi için sabırsızlanıyorum çünkü filmini izlemek eminim daha keyifli olacaktır. Her neyse, şu anda Mars’ın üzerinde keşif yapan Curiosity diye bir robot var. 2012 yılından beri orada kendisi. Aldığım bir duyuma göre bu aracın her bir Amerikan vatandaşına düşen yıllık maliyeti sadece 41 cent‘miş. Yani bizim paramızla 1 Lira 25 kuruş.
Ben şimdi çıkıp “Herkes bir lira versin Mars’a robot göndericez” desem inanmazsınız. Gerçi robotu nabıcaz oğlum, duble yol olsa neyse.